Mana Arayışı​ Üzerine Ortaya Karışık Yaşanmışlıklar Potporisi

Mana Arayışı​ Üzerine Ortaya Karışık Yaşanmışlıklar Potporisi

Mana Arayışı​ Üzerine Ortaya Karışık Yaşanmışlıklar Potporisi’nde farklı yönlere evrilen üç yaşam hikayesi bulacaksınız.

Yıl 1953…

Henüz dördüncü sınıfa gitmekte olan küçük kız çocuğu, Kocamustafapaşa İlkokulunun son ders zilinin çalmasıyla birlikte tıpkı bir önceki ve daha da önceki günlerde olduğu gibi etrafı seyrede seyrede sokakları arşınlayarak, eve doğru yollanır…

Sultanahmet’in arka sokaklarında oturuyorlardı,

Ve bu nereden baksa bu bir saatlik yürüyüş anlamına geliyordu.

Gözü kör olsundu garibanlığın,

Ev diyordu, ama orası aslında onların aile yuvası olmamıştı hiç…

Çünkü kentin varoş mahallelerinden birinde yaşadıkları iki katlı – dört odalı ahşap evin her odası başka bir aileye kiralanmıştı.

“Varoş” kendi içerisindeki tezatları öylesine güzel tanımlıyordu ki aslında…

Bu kelime Türkçe’ye Macarca’dan geçen nadir sözcüklerden birisi;

Macarca’daki “var” yani kale – hisar sözcüğünden türetilmiş;

Varoş köken olarak “kalesi olan” demek iken, günümüzde neredeyse “kafanı sokacak bir delik bulursan haline şükret” gibi bir anlam yüklenmiş.

Neyse…

O gün Fatma’nın içeriye elinde bir kağıtla girdiğini gören babası Hayri Bey, “Hayırdır kızım, o da neyin nesi?” diye seslenir.

“Okul için alınması gereken defter – kitap listesi” der küçük Fatma, kendisinin bile duymakta zorlandığı kısık ve bir o kadar da ürkek ses tonuyla…

Dalgıçlıktan kazandığı parayla kıt kanaat geçinen Hayri Bey “Hadi ver bakalım o kağıdı bana; ben akşama gelirken getiririm” diyerek cevap verir küçük kızınkinin aksine, kendine güvenen bir halde…

İyi de,

Fatma çok iyi biliyordur babasının cebinde ancak bir kaç ekmek alacak kadar miktarda bir para ya var, ya yok…

Nasıl alacaktı ki o kadar malzemeyi?

Ancak babasının kendinden emin bir şekilde söylemesi de kafasını karıştırmıştır bir yandan; acaba???

Öyle ya, o halde şüphelerini gidermenin en kolay ve bir o kadar da eğlenceli yolu, hafiyelik yapmaktır.

Babası evden çıkar çıkmaz, çaktırmadan takılır peşine küçük kız…

Hayri Bey’i takip ede ede, Kocamustafapaşa’daki İstanbul Sinemasının önüne kadar gelir.

Bir anda Fatma’nın o masmavi boncuk gözleri, yuvasından fırlayacak kadar büyür;

Babası almış eline,

Yoldan gelip geçenlere uzatarak yılların yükünü taşımış tek ceketini satmaya çalışmaktadır!!!

Akşam eve geldiğinde Hayri Bey’in elindeki poşetin içinde defter ve kitaplar eksiksiz tamamdır da,

Eksik olan birşey vardır: CEKETİ…

Oysa tırtılın dünyanın sonu dediğine,
Usta kelebek diyordu. . .

Merak edenler,

Fatma Girik’e ait olan bu yaşanmışlığın detaylarını Sunay Akın’ın “Kalede 1 Başına” isimli kitabından okuyabilirler…

Bir Yıldız Doğuyor

Hayri’den olma, Münevver’den doğma Fatma Girik, 12 Aralık 1942 tarihinde İstanbul’da Sultanahmet semtinde doğar ve burada büyür.

İlk oyunculuk deneyimine, 1957 yılında bin lira ücret karşılığında başlayan genç kız sahneye adımını “Leke” filmi ile atar.

İlerleyen yıllarda kariyerini binbir başarıyla taçlandıracak olsa da, sanat hayatının ilk filmi Leke’nin pek başarılı olduğu söylenemez.

İk kazandığı parayı eve getirdiğinde, annesinden en büyük hayali olan iki şeyi gerçekleştirmek için izin ister:

Gözleri gibi masmavi bir bluz,

Ve,

Muz…

Evet, şöhret olma yolunda ilk adımını atan genç kızın istediği bir muzdur.

Çünkü on dört yaşına kadar her ikisine de hiç sahip olamamıştır Fatma.

O halde hayallerini gerçekleştirebilmesini sağladığına göre, gişe yapamamış da olsa büyük bir başarıdır bana kalırsa Girik için ilk film deneyimi…

Ve,

Leke’den sonra birkaç iddiasız yapımda daha rol alsa da, nasıl olsa takip edecek 180 filmin her birinde çıtayı biraz daha yukarı çıkaracaktır.

Kuşların tümü yağmur esnasında sığınacak bir yer bulur;

Ancak,

Kartallar bulutların üstüne çıkarak yağmurdan kurtulur…

Mana Aranan Bir Aşk – İki Zıt Kariyer Yolculuğu

Yıl 1957… 

Fatma Girik ve Varol Ürkmez bir film galasında karşılaşırlar.

Girik adından yeni yeni bahsettirmeye başlıyorken, Kaleci Varol ise şöhretinin zirvesindedir.

Beşiktaş, Altay, Galatasaray’ın kalelerini koruyan ve milli formanın gediklisi Kedi Varol yeşil sahadaki ünü kadar (hatta belki daha fazla) gece hayatı ve eğlence dünyasında da nam salmıştır.

Hatta ilk buluşmanın, magazin gazetecilerinin bu iki şöhreti aynı kareye sığdırmak konusundaki ısrarları üzerine olduğu söylenir; 

Ki bu durumun Kedi Varol’un manipülasyonu olduğunu da düşünenler hiç de az değil…

Ancak bir gerçek var ki,

Bu iki yabancının ilk göz teması, ateşli bir aşkın temellerini atmıştır.

Öyle ki Girik’in mektuplarında nasıl tutkuyla bağlı olduğunu görebiliyoruz:

Her dakika seni düşünüyorum. 

İlk aşk hiç unutulmaz. Bu bir darb-ı meseldir. İlk sevgili nedense, her güzelden güzeldir.

Ve sakın beni aklından çıkarma, çıkardığın gün senin de aklını başından alırım ama…

Varol Ürkmez’in üç yılı aşkın, yani en uzun soluklu ilişkisi Fatma Girik ile olur;

Olur olmasına da…

Kedi Varol şöhretin zirvesinde olduğu 21 yıl içersinde 51 kez nişanlanmış,

Ve

6’sı resmi 10’u imam nikahı olmak üzere tam 16 kez evlenmiştir!!!

Sunay Akın’dan bu hikayeyi okuduğumda, “Üstad mübalağa sanatının inceliklerini kullanıyor olmalı, acaba bunun altında nasıl bir kinaye var?” diye düşünerek birkaç kere tekrar ettim.

Bir anlam veremeyince de araştırmaya koyuldum.

Bunun aslında oldukça anonim bir bilgi olduğunu, hatta vefatından bir süre önce Varol Ürkmez ile  yapılan bir röportajda da aynı konunun geçtiğini görünce nutkum tutuldu.

16 evlilik, 51 nişan!!!

Hayatına, kalesinde gördüğü golden daha fazla sayıda kadın girmiş Kedi (bana kalırsa lakabı kaplan olmalıydı) Varol’un…

Neyse merhuma maşallah demekten başka birşeye gerek yok sanırım…

Varol Ürkmez’in Altay’a transfer olup İzmir’e yerleşmesiyle gözden uzak gönülden ırak devam eden bu birliktelik hüsranla, yani ayrılıkla sonuçlanır. 

Fatma’nın saf ve temiz sevgisine rağmen, uçarılıklarından bir türlü vazgeçmez genç kaleci.

Ve, “Ben Fatma’yı haketmedim itirafı gelir yıllar sonra Varol Ürkmez’den…

Eskilerin tabiriyle su testisi de su yolunda kırılır;

Kalecilikteki şöhreti İspanya’ya kadar uzanan, belki de dünya çapında sayılı yeteneklerden biri olan Varol Ürkmez’in zaaflarının peşinden koşmaktan vazgeçememesi ve istikrarsız yaşantısı hem özel hem de profesyonel hayatına fazlasıyla sirayet eder.

Demek ki herkes aynı derecede şanslı olamıyor; öte yandan bazı kişiler de önüne gelen şans topunu kendi kalesine atmakta maharet gösteriyor.

Biz bu hikayenin bir tarafında binbir fedakarlıkla ilmek ilmek işlenen bir kariyer yolculuğuna şahitlik ederken, diğer yanda ise Allah vergisi bir yeteneğin arzu ve ihtirasarın esiri olarak nasıl hoyratça tüketildiğini görüyoruz.

Ne İlk, Ne De Son…

Benzeri bir durum büyük düşünür Diderot’un da başından geçmiş zamanında…

Geçmişteki birçok filozof ve bilim insanı gibi, Diderot’un yolu da maddi sıkıntılar çekmekten geçiyor, 

Ancak kendisinin bu konuyu pek kafaya taktığı söylenemez.

Ta ki, kızı evleneceğini söyleyene kadar.

Cebinde beş kuruşu dahi yokken bu sefer kızının evlilik hazırlıklarına dair çaresizliğini kabulleniş onun açısından geçmiş zamanlarda olduğu gibi ilerlemiyordu.

Zaten en savunmasız olduğumuz zamanlar, sevdiklerimiz için yeterli olmadığımızı hissettiğimiz anlar değil midir?

Diderot bu sırada bir taraftan da Encyclopedie adlı eserin editörlüğünü yapıyordu ki, bu dünya çapındaki hizmet Rus çariçesinin kulağına kadar gitmişti. 

Takdirinin bir sembolü olarak Büyük Catherina ona reddedemeyeceği bir teklifle gelir: Diderot’un entelektüelim diyen herkesi hasedinden çatlatacak ölçüde bir büyüklüğe sahip olan kütüphanesini Catherina temsili olarak satın alıp, yine filozofun kendisine bağışlayacaktır. 

Bu büyük haber Diderot’un artık maddi sıkıntı çekmeyeceği ve sadece yazmaya odklanacağı anlamına geliyordu!!!

Hatta Çarice’nin teberrusu bu jest ile de sınırlı kalmamış,

Onu baş kütüphaneci olarak maaşa bağlamış,

Ve dahi 25 yıllık aylığını da peşinen ödemişti…

Bu sayede kızını huzur içinde evlendirebilen filozof genel bir rahatlığa kavuştu. 

Diderot, geçen bunca hengamenin ardından senelerdir kendisini hiç şımartmadığını hatırlamıştı ki, 

İlk kez para kaygısı gözetmeden kendisine enfes, kırmızı kadifeden oldukça pahalı bir sabahlık satın aldı. 

Yanlış Şeylerde Mana Arayışı ve Kayboluş

Ve asıl hikaye tam olarak bundan sonra başlar…

Bir sürü para vererek aldığı, daha önceden hayalini bile kuramadığı kırmızı kadife sabahlığını üzerine geçirdiği an “yapmak için” dünyaya geldiği şeyi, daha da büyük bir şevkle yapacağını düşündü. 

Gururla çalışma odasına yönlendiğinde on yıllar boyunca üzerinde eserlerini ortaya çıkarttığı eski mi eski masası gözünü bir hayli tırmalamıştı;

Sağı solu çürümüş, çekmeceleri kabarmış, üzeri kir pas ve mum izleriyle doluydu bu emektarın.

Nasıl olmuştu da onca değerli eseri, bu kendine bile hayrı dokunmayan eski püskü bir masada çıkarabilmişti?

Daha yeni ve kusursuz bir masada kim bilir daha neler neler üretebilirdi? 

Üstelik bu masa kırmızı kadife sabahlığı giymeye hak kazanmış bir kraliyet danışmanı için artık kabul edilemezdi; 

Satmaya niyetlense anca yeni sabahlığının birkaç düğmesi kadar bir bedeli ya var ya yoktu…

Tüm bu karışık düşünceler içerisinde Diderot o gün tek kelime dahi yazamadı. 

Ancak tasalanmasına gerek olan bir durum yoktu, çünkü artık cebinde bolca parası vardı. 

Ertesi sabah ilk işi kendisine yeni bir ceviz kaplama masa satın almak oldu…

Ve,

Artık sonunda başına oturup şaheserler çıkaracağı muhteşem bir çalışma masası vardı. 

Gurur ve keyifle oturup son makalesini tamamlamaya niyetlendiğinde gözünü tırmalayan bir şey tüm konsantrasyonunu bir anda yerle bir etti:

“Tanrı aşkına her deli delikler ve yamalar içerisinde, üzerindeki yiyecek – içecek izlerinden solmuş deseni dahi seçilemeyen bu halının varlığı kırmızı kadife sabahlığı ve ceviz ağacı masasına ne büyük bir saygısızlık, ne büyük bir haksızlık” diye düşünmeden edemedi.

Devamını tahmin etmek güç olmasa gerek…

Etrafındaki her şey kısa sürede kırmızı kadife sabahlığı giymeye hak kazanmış bir kişiye uygun olarak yeniden dekore edildi.

Edilmesine edildi de,

Arzu ve isteklerin sonu gelmiyor, oysa hazıra da dağlar dayanmıyordu.

Daha da önemlisi onu Diderot yapan eserlerine henüz üç satır bile ekleyememişti bu süreç içerisinde.

Bir sabahlık uğruna çariçenin takdim ettiği paralar çarçur olmakla kalmamış, itibarı da zedelenmişti.

Ve,

Diderot içinde bulunduğu durumu en sonunda yazıya dökebildi. 

Başlığı ise oldukça manidar: Eski Sabahlığım İçin Pişmanlık

Bu çalışmanın belki de en çarpıcı noktası ise “Eski sabahlığımın efendisi iken yenisinin kölesi oldum” cümlesiyle tarihe geçti,

Ve,

Günümüzde Diderot Etkisi olarak hala kullanılmaktadır.

Unutmayalım,

Cehennemde odun yoktur; 

Herkes kendi odununu kendisi taşır

Hayattaki herhangi bir konuya (ya da kişiye) biz hangi anlamı yüklüyorsak işleyiş de tam olarak yüklenen anlam üzerinden ilerliyor ve kendisini farklı senaryolarda tekrarlıyor.

İşte binlerce benzer örnekte olduğu gibi bazen de bir mana arayışı içerisinde kaybolup, yan yollara da kayabiliyor insanoğlu.

Oysa…

Her şey karmaşıkken ne kolaymış,

Meğer asıl güçlük sadelikteymiş


Yalnızca yeni yayınlanan yazılardan

haberdar olmak için

PaylaşıYorum listesine katılın…


Aşağıdaki yazılar da ilginizi çekebilir:

Yalnızca yeni yayınlanan yazılardan

haberdar olmak için

PaylaşıYorum listesine katılın…


Mana Arayışı​ Üzerine Ortaya Karışık Yaşanmışlıklar Potporisi” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.