Köken Yolculuğu

Köken Yolculuğu

Köken yolculuğu yaparak, bu yazıda biraz geçmişi yad edeceğiz…

Ancak ırksal köken incelemesinden ziyade,

Atalarımızdan yadigar kalan kelime ve deyimlerin kökenine ineceğiz…

Türk Mitolojisinde Yaradılış İsimlendirme İle Başlar… 

Her şey sağır ve sessizken,

Yer ve gök henüz yokken,

Dünya baştan başa sularla kaplıyken her şeye bir isim verilir. 

İsim alan şeyler var olur, anlam kazanır. 

Çünkü adı olmayan şeyin kendisi de yok sayılır.

Benzer bir duruma Sümer mitolojisinde de rastlanır. 

Hiçbir şeyin adının olmadığı bir alemde bilginin ve suların tanrısı Enki, “şey” lere isim vermeye başlar

Ve,

İsim alan şeyler o anda varlığa dönüşür. 

Bu bağlamda kainat “söz” sayesinde meydana gelir.

Ad ile varlık iç içedir. 

Varlık adla, 

Ad varlıkla anlam bulur. 

Bu yüzden adın doğru seçilmesi çok önemlidir,

Aksi halde karmaşa ve düzensizlik peyda olur.

Eski uygarlıklar bu dengeye çok önem vermiş, kişiyi/varlığı niteliğine göre adıyla yüceltme veya alçaltma yolunu gitmişlerdir.

Köken Yolculuğu: Irk Bakmak

Eski Türklerde fal bakmak yerine “ırk bakmak” tabiri kullanılırmış.

Burada geçen “ırk” kelimesi ile aslında Irkıl Ata’ya atıfta bulunuyor.

Irkıl Ata, 

Türk mitolojisinde kamların ilki, hamisi, en ulusu ve Türk töre ve ayinlerini koyan olarak kabul edilir,

Üç yıl bile önce ölenleri diriltmeye, körlerin gözünü açmaya kadir ilahi bir varlık olarak tasvir edilir,

Ve,

Geleceği görebilir, buna göre yargıda  bulunabilir.

Yakut Türkleri Destanlarına göre,

Tanrılar Tanrısı Ayığ Han (Ürüng Ayığ Toyon) Irkıl Ata’ yı yanına çağırıp:

Sen bu gücü nereden aldın? Yaptıklarını hangi Tanrının gücü ve inancı ile yapıyorsun?” diye sordu.

Irkıl Ata da  “Ben hiç bir Tanrı tanımıyorum. Her işi kendi gücüm ve kendime inançla yapıyorum” dedi. 

Ayığ Han bu cevap üzerine çok kızdı ve Irkıl Ata’yı kargayıp (lanet ederek) ateşe attı. 

En kudretli kamın teni, ateşin dokunması ile dağıldı, gitti…

İşte,

İnanılır ki, onun yandığı bu ateş diğer gelecek kamların ruhlarını oluşturmaktadır.

Ki,

Irık” kelimesi büyülü söz,

Irk bakmak” ise fal bakmak anlamına evrilirken,

Divanü Lugati’t-Türk’te ırk “kehanet” ve “saklıları alana çıkarma” şeklinde anlatılmıştır.

Bu esnada bir karışıklığa mahal vermemek için “soy, nesil, köken” anlamlarına gelen Arapça “ırk” kelimesi ile yukarıda belirtilen Türkçe “ırk” kelimesi arasında bir bağlantı olmadığını da hatırlatmak isterim.

Köken Yolculuğu: Uçmağa Varmak

Eski Türkçe kullanma eğiliminde olanlar, hayata gözlerini yuman kişiler için “uçmağa varmak” tanımını kullanmaktadır,

Ölümün “uçmağa varmak” şeklinde kullanılmasında açıkçası hiç bir yanlış ya da eksik yok…

Ancak…

Göktürk metinlerinde birçok yerde “ölmek”,  hatta “ölürmek” (öldürmek) eylemleri de geçmektedir,

Yani demem odur ki, bu kelimeler de Türkçedir…

Örneğin,

Orhun Yazıtlarında “Öd teŋri yaşar kişi oglı kop ölgeli törümiş (Zaman tanrısı, yaşayan kişi oğlunu hep ölümlü yaratmış) şeklinde bir ifade dahi bulunmaktadır.

Tabii ki aynı kavram için “uçmak, uçabarmak” ve “kergek bolmak” ifadeleri de kullanılmış.

Kergek bolmak (yani olmak) tanımı, bugün turna ya da hüma kuşu adını verdiğimiz kanatlarını 

gererek uçan kergek kuşundan gelir ve ebediyete uçmayı temsil etmektedir.

Ancak…

Eski Türkçede “cennet” manasına gelen “uçmağ”  sözü Soğdcadaki “uştmah” kelimesinden gelmiştir. 

Yani uzun sözü kısası,

Köken olarak Türkçe kelimeler kullanmak isteyenler için “ölmek” fiili daha yerinde olacaktır!!!

Benzer bir çelişki, yine cenaze merasimlerinde kullanılan “Tinin şad olsun” dileği için de söz konusu…

Tin” köken olarak Eski Türkçe bir kelime olup “ruh” anlamına geliyor,

Lakin “şad” sözü dilimize Farsçadan geçmiştir.

Benim açımdan hiç bir sakıncası yok da, 

“Tinin şad olsun” şeklinde kullananların, kelime köken olarak bunun Türkçe – Farsça füzyonu bir tanımlama olduğunu pek bilmediğini zannediyorum…

Köken Yolculuğu: Ölen Kişinin Karnının Üstüne Bıçak Koymak

Neden ölen kişinin üstüne bıçak konulur diye hiç düşündünüz mü?

Muhtemelen cevabınız “bıçak ağırlık yapsın ve şişmesin diye” olacaktır.

Aslında doğru soruyu şöyle sormalıydım:

“Neden ağırlık yapabilecek çatal, kaşık, tabak ya da ne bileyim at nalı değil de, ısrarla bıçak konur?”

Bu eski bir Türk geleneği,

Daha doğrusu Gök Tengri inancına ait bir ritüeldir.

Gök Tengri inancında olanlar, öldükten sonra yer altı yolculuğuna inerken üzerlerinde mutlaka demirden bir alet bulunmasını isterlerdi.

Çünkü bugünkü inancımızdaki şeytana benzer bir varlık olarak tanımlayabileceğimiz Erlik Han, yerin altında yaşardı.

Ve,

Erlik Han iki şeyden uzak durmayı tercih ederdi:

  • Bir tanesi korktuğu için demir, özellikle de bıçak,
  • Bir diğeri ise kokusunu hiç sevmediği bir otun yakılmasıyla çıkan dumandan…

O yüzden,

Nihayetinde bir yer altı yolculuğuna çıkılacağı için ölülerin üzerine demirden bir alet konur,

Böylelikle de yer altına inen ruhun, kötü ruhlarla karşılaşıp rahatsız olmaması istenirmiş.

Kokusunu hiç sevmediği ot ne midir?

Günümüzde Anadolu’da halen nazar ve kötü enerjilerden koruduğuna inanılan Üzerlik Otu,

Ki,

Bu bitki de adını bizzat Erlik Han’dan almaktadır.

Köken Yolculuğu: Toprağı Bol Olsun

Bir Türk Kağanı öldüğünde, en başta silah arkadaşları olmak üzere tüm sevenleri mezarı başına birer sepet dolusu toprak alarak giderler.

Gömme işlemi tamamlandıktan sonra, insanlar getirdikleri toprağı sırayla mezarın üstüne dökerler.

Böylece çok sevilen kağanların mezarları daha yüksek olur, adeta bir tümülüs oluşur.

Yani,

Mezarı üzerinde toprak yığını ne kadar çok olursa, o kadar çok sevildiği ve hasretle anıldığı anlamına gelir.

Günümüzde halen kullanılmakta olan, ölen kişinin ardından söylenen “toprağı bol olsun” dileğinin çıkış noktası işte bu kadim gelenektir.

Üst paragrafta arkadaş kelimesi geçmişti, isterseniz bir de onun kelime kökenine bakalım. 

Arka kelimesine ortaklık anlamı getiren –daş ekinin gelmesiyle türetilmiş bir kelime olup “birbirinin arkasını kollayan, destek olan” anlamına geliyor. 

Rivayet olunur ki,

Eski zamanlarda savaşan alpler hem destek almak, hem de arkadan gelebilecek saldırılara karşı korunaklı olmak için sırtlarını bir taşa ya da kayaya yaslayarak oklarını atarlarmış. 

Bu taşın ismi “arka-taş” iken zaman içerisinde “arkadaş” şekline dönüşmüş,

Ve,

Güvenilir kişileri tanımlamak için kullanılan bir kelime haline gelmiş…

Köken Yolculuğu: Dul Kalmak

Türk Alplerini savaş sanatında üstün kılan en önemli özellikleri durumsal strateji belirleyerek en avantajlı saldırı planını geliştirmeleri ile at üzerinde iken dahi tüm savaş aletlerini ustaca kullanarak çok hızlı hamleler yapabilmeleri idi.

Bu esnada manevra kabiliyetlerini kısıtlamaması için, mutlaka atlarının kuyruğunu düğümlerlerdi.

Öyle ki,

Alplerin atlarının kuyruğunun düğümlenmesi, cenk edileceği anlamına geliyordu.

Malum olunduğu üzere bir alp için atı çok özel, çok değerliydi;

Çünkü neredeyse bütünleşik yaşıyorlardı.

Zaten at, avrat, pusat (silah) bir erin olmazsa olmazlarıydı…

Eğer bir alp savaş meydanında ölürse, atının düğümlü kuyruğu kesilir,

Ve,

Kesilen kuyruk mezarında onun yanına gömülürdü.

İşte bu işleme dullama adı veriliyordu,

Yani,

Dullama, bir atın erini kaybettiği anlamına gelirdi.

Başlangıçta atlar için kullanılan dullama sözcüğü, zaman içerisinde erini kaybeden kadın için de dul kalma şeklinde evrilmiştir.

Köken Yolculuğu: Han’ım

Hanım” (χānum) eski zamanlarda hükümdar eşlerine verilen bir isimdi.

Köken olarak tahmin edilebileceği üzere, “han” kelimesinden geliyor…

Hanım sözcüğünü araştırdığımızda ise, bizi Cengiz Han’a atfedilen keyifli bir hikaye bekliyor.

Halk anlatılarına göre Cengiz Han gücünün zirvesinde iken bir gün tüm askerlerini toplar,

Ve,

Ulusa sesleniş konuşması yapar…

Her zaman olduğu gibi ilk eşi Börte Hatun, hanın sağ yanında hazır beklemektedir.

Konuşmasını şu şekilde bitirir:

“Ey yeryüzünün gelmiş geçmiş en yiğit savaşçıları,

Ben Hanlar Hanı Ulu Cengiz Han...

Ben sizin han’ınızım,

İşte yanımda gördüğünüz Börte Hatun da benim han’ımdır

Sözün Özü…

Son zamanlarda zor günlerden geçiyoruz…

Bu dalgalanmalar belki bizim toplumsal karmamız;

Belki de kendini tekrarlayan kaderimiz…

Binlerce yıllık tarihimizi kağıt üstüne döksek, tıpkı bir EKG şeridinde olduğu gibi inişli çıkışlı bir görüntü ortaya çıkacak,

Dibe vurduğumuz dönemler birbirini takip ediyor,

Ve,

Öyle bir an geliyor ki, hiç beklenmedik bir sıçrayış yaşıyoruz…

Bizim devletimiz bir bakarsın Oğuz olur, 

Aleme haykırır…

Bir bakarsın Göktürk olur,

Taşları dile getirir…

Bir bakarsın çift başlı kartal olur,

Al-i Selçuk’a can verir…

Bir bakarsın Osmanı olur,

Yedi düvel Cihan İmparatorluğu olarak bilir…

Bitti, tükendi, artık muktedirler arasında paylaşım zamanı geldi dendiği anda,

Bir bakarsın Türkiye Cumhuriyeti olarak küllerinden yeniden doğar!!!

Son zamanlarda çiğ, gereksiz ve hatta saçma sapan tartışmaların döndüğüne şahit oluyoruz;

Oysa,

Oğuz köküm,

Göktürk atam,

Osmanlı dedem,

Türkiye Cumhuriyeti devlet babamdır…

Ceddimi sevabıyla – günahıyla seviyor, gurur duyuyor ve minnetle anıyorum.

Ve,

Birini sevmem, asla diğerinden nefret etmemi gerektirmiyor.

NOKTA


Yalnızca yeni yayınlanan yazılardan

haberdar olmak için

PaylaşıYorum listesine katılın…


En kadim sembollerden bir tanesi olan Oz Tamgası ile ilgili bilgiye Aryan’dan İran’a Evriliş ve Anlamı Değişen Evrensel Semboller başlıklı yazıdan ulaşabilirsiniz.


Aşağıdaki yazılar da ilginizi çekebilir:

Yalnızca yeni yayınlanan yazılardan

haberdar olmak için

PaylaşıYorum listesine katılın…


Çağdaş Türkçenin Etimolojisi : Nişanyan Sözlük

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir